Vitamin Eksikliğinin Tarihçesi

Haziran 03, 2017

  • Vitamin Eksikliğinin Tarihçesi

    Çocuklarda görülen kemik hastalıklarından ilk söz edenler Efesli Soranus (98–138) ve Bergamalı Galen’dir (130–200). O yıllarda kemik hastalıklardan korunmak için güneş altında dinlenme öneriliyordu. Rönesans devrinde rikets özellikle kuzey Avrupa ülkelerinde çok yaygındı. O yıllarda ressamlar tarafından yapılan hemen her resimde, dört köşe kafa, göğüste ve bacakta şekil bozuklukları, sarkık karın, el bileklerinde genişleme, raşitik rozariler ve Harrison oluğu gibi başlıca raşitizm bulgularının dikkat çektiği bildirilmiştir.

    İngiltere’de rikets o kadar yaygındı ki, o yıllarda hastalık evlerinden dışarı çıkarılmayan zengin çocuklarında görülüyordu ve bu hastalığa “İngiliz Hastalığı” deniyordu. Daniel Whistler 1648 yılındaki doktora tezinde riketsin açık bir şekilde tarifini yapmış ise de rikets konusunda geniş kapsamlı bilgi içeren ilk kitap Glisson’un “de Rachitides” adlı kitabıdır. Francis Glisson (1597–1677)1650 yılında Londra’da Latince olarak basılan bu kitabının başında, o zamana kadar bilinenlerden farklı olarak, riketsin ayrı bir hastalık olduğunu hemen hemen günümüzdeki klinik bulguları ile tarif etmiş ve rikets adının Yunancada bükülme, extremitelerde eğilme (twisted) anlamına gelen “Rhachitis” den geldiğini belirtmiştir. Bugün İngilizce Rickets denilen hastalığa Almancada rachitis, Fransızcada rachitisme adı verilir.

    Endüstri devrimi sırasında şehirlerde hava kirliliğinin başlaması ile birlikte güneş görmeyen sık yerleştirilmiş evlerde yaşayan fakir aile çocuklarında rikets’in daha sık görüldüğü, buna karşın beslenmesi hiç de iyi olmayan taşrada yaşayan çocuklarda bu hastalığın rastlanmadığı bildirilmiştir. İngiltere’de 1915 yılında ilkokul öğrencilerinde %80, 1928’de anaokullarında %87, 1944’de 3–6 yaşındaki çocuklarda %79 oranında rikets tanısı konuluyordu.

    1800’lerin başlarında riketsin sadece diyetteki alım yetersizliği’ne bağlı olduğu zannediliyordu. 1822 yılında Polonyalı bir doktor olan Snadecki maddi durumu uygun olan anne ve babalara, riketsi olan çocuklarını şehir dışına götürüp orada uzun süre açık havaya bırakmalarını önerdi. Böylece, Snadecki riketsin önlenmesi ve tedavisinde güneş ışığının (UV) etkinliğini ilk kez vurgulamış oldu. 1890’da ise Palm bu gözlemleri destekledi ve riketsin önlenmesinde sistemik güneş banyosu uygulamalarını başlattı. Huldschinsky ise 1919 yılında haftada 3 kez/1 saat olmak koşulu ile bir quartz lamba kullanarak UV ışın uygulanması yaparak, UV ışının rikets tedavisindeki yerini ve önemini kanıta dayalı olarak gösterdi.

    1918’de Mellanby riketsin balık yağı kullanımı ile önlenebileceğini gösterdi. Mc Collum ise balık yağında riketsi önleyen ve tedavi eden bu maddenin vitamin D olduğunu kanıtladı. Daha sonra Steenbock ve Black çeşitli bitkilerin (mayanın) UV irradiasyonu yolu ile ergosterolden vitamin D2 ye dönüşümünün sağlanarak böylece besinlerin anti-raşitik özellik kazandığını gösterdi. Daha sonra vitamin D’nin yapısı aydınlatıldı ve mayadan ucuz bir şekilde sentezlenen bitkisel vitamin D, standart 400 IU dozunda (250cc süt) süte güçlendirmek maksadıyla ilave edildi.

    Süte vitamin D ilavesinin başlatılması ile birlikte endüstri devriminden sonra gittikce artma gösteren nutrisyonel rikets sıklığında 1920’li yıllardan sonra özellikle ABD’de belirgin oranda bir azalma sağlandı. Daha sonra bu vitamin D nin antiraşitik aktivitesinin deriden sentez edilen vitamin D’ye göre daha düşük olduğu gösterildi. Böylece bitkisel kaynaklı vitamin D, vit D2 ve hayvansal kaynaklı olan ise vit.D3 olarak adlandırılmaya başlandı.

    1960-1980’li yıllar arasında ikinci olarak, nutrisyonel rikets tanısı konulan vaka sayısında belirgin olarak artma saptandı. Bu dönemdeki rikets tanısı konulan vakalar daha çok deri rengi koyu olan, dinsel veya kültürel nedenlerle örtülü giyimi tercih eden veya vegeteryan anne bebeklerinden oluşuyordu. Bu çocuklar daha çok 35. paralelin kuzeyinde, hava kirliliğinin belirgin olduğu ülkelerde yaşayan ve sadece anne sütü ile beslenen bebekler idi. Bu dönemdeki nutrisyonel rikets epidemisi ise oral vitamin D3 uygulaması ile kontrol altına alınabildi.

    1990’lı yıllardan günümüze kadar gelen sürede ise 3. kez nutrisyonel rikets tansında belirgin bir artma saptandı. Bu dönemde ise ABD’de Afro-Amerikanların ve Hispaniklerin sadece anne sütü ile beslenen bebekleri en başta gelen risk grubunu oluşturuyordu. Ayrıca ev içinde yaşam, maternal vitamin D eksikliği, vitamin D intoksikasyonundan korkma, deri kanseri veya melanoma olma korkusu ile güneş ışığından korunma, vitamin D ile güçlendirilmiş besinlerin alınamaması bu dönemdeki rikets tanısındaki artmadan sorumlu tutulan risk faktörleri arasında sayılmaktadır.

    Vitamin Eksikliğinin Tarihçesi

    Çocuklarda görülen kemik hastalıklarından ilk söz edenler Efesli Soranus (98–138) ve Bergamalı Galen’dir (130–200). O yıllarda kemik hastalıklardan korunmak için güneş altında dinlenme öneriliyordu. Rönesans devrinde rikets özellikle kuzey Avrupa ülkelerinde çok yaygındı. O yıllarda ressamlar tarafından yapılan hemen her resimde, dört köşe kafa, göğüste ve bacakta şekil bozuklukları, sarkık karın, el bileklerinde genişleme, raşitik rozariler ve Harrison oluğu gibi başlıca raşitizm bulgularının dikkat çektiği bildirilmiştir.

    İngiltere’de rikets o kadar yaygındı ki, o yıllarda hastalık evlerinden dışarı çıkarılmayan zengin çocuklarında görülüyordu ve bu hastalığa “İngiliz Hastalığı” deniyordu. Daniel Whistler 1648 yılındaki doktora tezinde riketsin açık bir şekilde tarifini yapmış ise de rikets konusunda geniş kapsamlı bilgi içeren ilk kitap Glisson’un “de Rachitides” adlı kitabıdır. Francis Glisson (1597–1677)1650 yılında Londra’da Latince olarak basılan bu kitabının başında, o zamana kadar bilinenlerden farklı olarak, riketsin ayrı bir hastalık olduğunu hemen hemen günümüzdeki klinik bulguları ile tarif etmiş ve rikets adının Yunancada bükülme, extremitelerde eğilme (twisted) anlamına gelen “Rhachitis” den geldiğini belirtmiştir. Bugün İngilizce Rickets denilen hastalığa Almancada rachitis, Fransızcada rachitisme adı verilir.

    Endüstri devrimi sırasında şehirlerde hava kirliliğinin başlaması ile birlikte güneş görmeyen sık yerleştirilmiş evlerde yaşayan fakir aile çocuklarında rikets’in daha sık görüldüğü, buna karşın beslenmesi hiç de iyi olmayan taşrada yaşayan çocuklarda bu hastalığın rastlanmadığı bildirilmiştir. İngiltere’de 1915 yılında ilkokul öğrencilerinde %80, 1928’de anaokullarında %87, 1944’de 3–6 yaşındaki çocuklarda %79 oranında rikets tanısı konuluyordu.

    1800’lerin başlarında riketsin sadece diyetteki alım yetersizliği’ne bağlı olduğu zannediliyordu. 1822 yılında Polonyalı bir doktor olan Snadecki maddi durumu uygun olan anne ve babalara, riketsi olan çocuklarını şehir dışına götürüp orada uzun süre açık havaya bırakmalarını önerdi. Böylece, Snadecki riketsin önlenmesi ve tedavisinde güneş ışığının (UV) etkinliğini ilk kez vurgulamış oldu. 1890’da ise Palm bu gözlemleri destekledi ve riketsin önlenmesinde sistemik güneş banyosu uygulamalarını başlattı. Huldschinsky ise 1919 yılında haftada 3 kez/1 saat olmak koşulu ile bir quartz lamba kullanarak UV ışın uygulanması yaparak, UV ışının rikets tedavisindeki yerini ve önemini kanıta dayalı olarak gösterdi.

    1918’de Mellanby riketsin balık yağı kullanımı ile önlenebileceğini gösterdi. Mc Collum ise balık yağında riketsi önleyen ve tedavi eden bu maddenin vitamin D olduğunu kanıtladı. Daha sonra Steenbock ve Black çeşitli bitkilerin (mayanın) UV irradiasyonu yolu ile ergosterolden vitamin D2 ye dönüşümünün sağlanarak böylece besinlerin anti-raşitik özellik kazandığını gösterdi. Daha sonra vitamin D’nin yapısı aydınlatıldı ve mayadan ucuz bir şekilde sentezlenen bitkisel vitamin D, standart 400 IU dozunda (250cc süt) süte güçlendirmek maksadıyla ilave edildi.

    Süte vitamin D ilavesinin başlatılması ile birlikte endüstri devriminden sonra gittikce artma gösteren nutrisyonel rikets sıklığında 1920’li yıllardan sonra özellikle ABD’de belirgin oranda bir azalma sağlandı. Daha sonra bu vitamin D nin antiraşitik aktivitesinin deriden sentez edilen vitamin D’ye göre daha düşük olduğu gösterildi. Böylece bitkisel kaynaklı vitamin D, vit D2 ve hayvansal kaynaklı olan ise vit.D3 olarak adlandırılmaya başlandı.

    1960-1980’li yıllar arasında ikinci olarak, nutrisyonel rikets tanısı konulan vaka sayısında belirgin olarak artma saptandı. Bu dönemdeki rikets tanısı konulan vakalar daha çok deri rengi koyu olan, dinsel veya kültürel nedenlerle örtülü giyimi tercih eden veya vegeteryan anne bebeklerinden oluşuyordu. Bu çocuklar daha çok 35. paralelin kuzeyinde, hava kirliliğinin belirgin olduğu ülkelerde yaşayan ve sadece anne sütü ile beslenen bebekler idi. Bu dönemdeki nutrisyonel rikets epidemisi ise oral vitamin D3 uygulaması ile kontrol altına alınabildi.

    1990’lı yıllardan günümüze kadar gelen sürede ise 3. kez nutrisyonel rikets tansında belirgin bir artma saptandı. Bu dönemde ise ABD’de Afro-Amerikanların ve Hispaniklerin sadece anne sütü ile beslenen bebekleri en başta gelen risk grubunu oluşturuyordu. Ayrıca ev içinde yaşam, maternal vitamin D eksikliği, vitamin D intoksikasyonundan korkma, deri kanseri veya melanoma olma korkusu ile güneş ışığından korunma, vitamin D ile güçlendirilmiş besinlerin alınamaması bu dönemdeki rikets tanısındaki artmadan sorumlu tutulan risk faktörleri arasında sayılmaktadır.